POLİTİKA’DAN GEÇMİŞ HAFTAYA BAKIŞ 20.08-26.08.2018

EKONOMİ NE ALEMDE?

Geçen hafta değindiğimiz gibi ekonomik kriz henüz tüm emareleriyle toplumun hissedeceği düzeye gelmedi. Ancak işgücünü satarak emeği ile geçinenler, yoksullar, emekliler ve işsizler açısından korku dolu günler yaşanıyor. Bayram tatili boyunca bunun ne anlama geldiğini yaşadık. TL’nin değer kaybetmesinden önce yerini ayırtıp parasını ödeyenler ister istemez planlarını uyguladılar. Ancak TL’nin değer kaybından en fazla etkilenen işçiler, emekçiler, yoksullar ama aynı zamanda küçük burjuvazi ve orta burjuvazi bu tatili evinden çıkmadan veya köyüne, eş, dost akrabalarının yanına giderek geçirmeyi tercih etti. MHP destekli AKP – Saray Rejimi iki tür önlem alarak krizin günlük yaşama etki etmesini ötelemeye çalışıyor. Birincisi; yurttaşlara “yastık altındaki ve yurt dışındaki dövizlerinizi ülkeye getirin” çağrısı yaparken, özünde kendisi yastık altındaki milyarlarca kayıt dışı dövizin çok küçük bir kısmını piyasa dolaşımına sokarak bayram öncesi rahatlamayı sağladı. İkincisi; TL basıp piyasada dolaşına sokarak bayram öncesi ödemelerini yerine getirdi. Tabii ki bu palyatif tedbirler TL’nin döviz karşısında aşırı değer kaybetmesini önlemiyor. Onların tabiriyle dile getirirsek; “ Atı alan Üsküdar’a geçti bile”… Ancak piyasaya döviz ve TL basarak fırtına gibi gelişen TL’nin değer kaybını frenleme olacağı buldular. Tüm bu tedbirler estetiktir. Kalıcı, köklü çözümler değildirler. Bu ülkede üretim yapılmadığı sürece, bırakın sanayii ve genel yan sanayii ürünleri döviz ile yırt dışından getirildiği sürece ve son 16 yıldır ülkede kamusal alanda ne var ne yok satmaları koşullarında, kuru bakliyat ve pirinçten et ve et ürünlerine kadar her şeyi döviz ile ithal etmek zorunda kaldığımız sürece bu ekonomi daha da kötüye gidecektir. Palyatif tedbirlerle önlem alınsa dahi yarın aynı sonuçlarla tekrar karşılaşılması kaçınılmazdır. Bize göre üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin kalktığı, toplumsal mülkiyetin egemen olduğu, planlı sosyalist ekonomi kurallarının uygulandığı bir yapı varolan yaşadığımız sorunların tek panzehiridir. Bunun neden böyle olduğunu, örnekleriyle, güncel yaşamdan örneklerle, bıkmadan, usanmadan, yorulmadan, işçilere, emekçilere, yoksullara anlatmak da bizim görevimizdir.

CUMARTESİ ANNELERİ

25 Ağustos’ta 700. kez tekrarlanacak olan Cumartesi Annelerimizin Galatasaray Meydanı’ndaki Nöbeti, İstanbul Valiliği’nin başlamasına bir saat kala nöbet alanında zor kullanılarak yasaklanması ile gerçekleştirilemedi. 701. Hafta ve devamının da yasaklandığı söyleniyor. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, bir gün sonra gerçek niyetlerini dile getirdi ve şöyle dedi:”Bugün terör örgütleri, bu odaklar eliyle bir başka istismar alanı peşinde koşuyorlar, anne istismarı. Yapılmak istenen çok açıktır. Annelik kavramı üzerinden bir mağduriyet oluşturup, hem teröre bir mağduriyet maskesi giydirmeye çalışıyorlar, hem de toplumu ayrıştırmaya çalışıyorlar.” Aslında konu nedir biliyor musunuz? Devlet ve İktidarı demokratik hak arama çabasının en ufak kırıntısının dahi bir kıvılcım olup büyüyebilmesinden korkuyor. Ve başına çok büyük işler geleceği, demokratik direniş odakları yaratılıp, kendilerinin yalanları yanılttıkları halkların nezdinde deşifre olacak diye ürküyorlar. Onun için bunun kolay yolu onlar için yasaklama, baskı ve terör. Ancak hepimiz biliyoruz ki akacak su yatağında durmaz. Bu kanunu da ne doğada ne de toplumsal alanda kimse değiştiremez. Onun için bıkmadan, usanmadan mücadeleye devam…

MALAZGİRT KUTLAMALARI

Ulusalcı basın “TSK Atatürk’süz Malazgirt klibi hazırlamış” tartışmalarını sürdürürken, bu yıl 27 Ağustos Malazgirt ve 30 Ağustos Kocatepe bayramlarının birleştirilmesiyle ilan edilen “Zafer haftası” etkinliklerinin duyuru biçimine ve içeriğine anlaşılan hiç bir itirazları yok. 27 Ağustos öncesi boyalı TV’lerde boy boy “Kızılelma”, “Emrediyorum, biz ölmeye geldik” gibi ritüellerle hazırlanan kampanya en az bu devlet ve iktidar ile bir sorunu varsa ulusalcıları da rahatsız etmesi gerekirdi. Ancak anlaşılan onlar ulusalcılığı çoktan aşarak kademeli olarak, milliyetçilik, oradan ırkçılık, oradan da kafatasçı intikamcılık ve en sonunda da “Türkün türkten başka dostu yoktur ve dünyaya hakim olmalıdır” mertebelerine ulaşmışlardır. Bir yandan Rusya ile “stratejik işbirliği” kurduklarını açıklıyorlar, diğer yandan “Balkanlar, Kafkasya ve Orta Asya’nın hakimi biz olacağız” demeçleri veriyorlar. Bir yandan Çin ile kalıcı dostluk ilişkileri kurmaya yöneldiklerini söylüyor “Kanal İstanbul Projesini” 27 Milyar Euro’ya Yap-işlet-devret modeliyle Çin’in bir devlet kuruluşuna veriyorlar, diğer yandan “Doğu Türkistan’ı özgürleştireceğiz” diyorlar. Adama, “sen önce kendi kapının önünü temizle” derler. Balkanlar’dakiler hepsi “bağımsız” birer Cumhuriyet, Kafkasya, Rusya ve Orta Asya’daki cumhuriyetlerin kimi bağımsız, kimisi özerk cumhuriyetler. Doğu Türkistan olarak adlandırdığınız bölge, bölge değil ÇHC’ne bağlı Özerk ve Bağımsız Uygur Cumhuriyeti. Siz önce ülkede ve Orta-Doğu’da Kürt ulusunun en doğal kültürel, demokratik, sosyal ve politik hakları ile ilgili ne düşünüyorsunuz onu söyleyin…